Kalkınma İçin Stratejik Bakış

0 2 ay önce

Küreselleşmenin iktisadi etkileri hakkında daha önce yazmıştım. Dünyanın herhangi bir yerinde meydana gelen iktisadi bir kırılma birbirine bağımlı tüm küresel aktörleri o ya da bu şekilde etkilemektedir. Gelinen noktada küresel oyuncu olmak için açık ekonomi izlemen şart olmuştur. Açık ekonomilerin küresel aktör olabilmesi ve bunu sürdürebilmesinin yolu rekabetten geçmektedir. Rekabet edemediğin takdirde küresel aktör değil belki küresel Pazar olmaktan öte gidemezsin.

Rekabet bağlamında rezerv parası olan ülkelerle başa çıkmak yakın gelecekte mümkün görülmemektedir. Literatürde sunulmuş olan kriz reçeteleri incelendiğinde kamu harcamalarının artırılması ve genişletici para politikaları önemli iki aktör olarak sunulmaktadır. Kamu harcamasını artırılması piyasaların canlanmasını üretim olanaklarının artırılması gibi kimi aktiviteyi elbette olumlu etkilemekte ancak hangi kaynakla yapılacak?

Rezerv parası olan ülkeler açısından bu sorunun cevabı çok kısa ve kolay. Zira tüm ekonomiler anılan ülke paralarına muhtaç durumda. Örneğin ABD Kovit 19 sürecinde peş peşe finansal kurtarma paketleri açıklayabildi. Zira basılan para ne kadar çok olursa olsun talep görmekte olduğundan dolayı enflasyona neden olmuyor. Dolayısıyla basılacak her bir banknot için yağmur ormanlarından biraz daha fazla ağaç tedarik etmesi kafi.

Hemen bunu konuyu açalım; üzerinde 100 ABD doları yazan bir banknotun Amerikan merkez bankasına yıllık maliyeti; kâğıt, basım giderleri ve tedavülde tutma maliyeti dahil yaklaşık 4 sent. Yanı basılan her bir 100 dolarlık banknot için FED bir yıllık süreç içerisinde 96 dolarlık senyoraj geliri elde edebilmektedir. Peki yine aynı 100 doların Çin için anlamı nedir? Çin de düşük teknoloji sektöründe istihdam edilen bir işçinin Çin ekonomisine maliyeti yaklaşık 170 ABD doları. Yanı ABD açısından bakıldığında Çinli bir işçi ABD’den alınan yaklaşık 6 sentlik iki adet ABD doları karşılığında bir ay boyunca gönde yaklaşık olarak 16 saat mesai yapmak zorundadır. Bu yazdıklarım işin sadece finansal boyutu. Varın gidin insani boyut siz tahayyül edin artık.

Şimdi aynı ABD doları üzerinden Türkiye’yi analiz edelim. Dış ticaret yapmak isteyen Türkiye parası rezerv olmadığı için örneğin Rusya’nın doğal gazı için Rusya’ya doları cinsinden ödeme yapmak zorundadır. Rusya’da Türkiye’den mal ve hizmet almakta ve karşılığında o da Türkiye’ye dolar cinsinden ödeme yapmaktadır. Sonuç olarak, cari dönem sonunda ihracat ve ithalat arasındaki fark açık verenden fazla verene doğru bir likit transferi anlamına gelmektedir. ABD aynı pozisyonda rahatlıkla para basarak açığını finanse edebilirken Türkiye gibi kalkınamamış ülkelerde bu olgu enflasyon, kur artışı, dış borçlanma, kemer sıkma politikaları vb. karmaşık sürecin de ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Kabaca geleneksek döviz kuru teorisine göre kurun seviyesinde yaşanan hareketin nedeni açık pozisyonun finansmanı için ihtiyaç duyulan döviz miktarıdır. Sonraki dönemlerde geliştirilen modern döviz kuru modelleri işin bu kadar kolay olmadığını ispatlamaktadır ancak temel kur argümanı dış ticaret hacmi ile alakalıdır.

Buraya kadar dövizin neden sürekli arttığını ve bazı ülkelerde para basmanın enflasyona neden olmazken Türkiye gibi gelişen ekonomiler için son derece tehlikeli olduğunu anlattık. Yani kurulan sistemin dışına çıkmak her babayiğidin karı değil.

Küresel para sisteminin yıkılarak yeni bir para sisteminin hayata geçirilmesi şu an itibariyle ancak bir hayal (Not: yakın gelecekte muhakkak görülecektir. Bana göre “digital coin” teknolojisi bunun en önemli lokomotifi).

Bu süreçte gelişmekte olan ekonomiler başta Türkiye ne yapmalı?

Şimdilik oyunu mevcut sistemin kurallarıyla oynamaktan başka sihirli bir reçete yok. Oyunun kurallarına gelince! Kamu harcamalarının artırılması gelişmiş ekonomilere fayda sağlarken az gelişmiş olanların harcamaları azaltması kaçınılmazdır. Sebebi yukarıda anlatıldı. Peki nasıl azaltılacak? Dijital teknoloji, robotik vb. insansız sistemler en büyük maliyet kalemi olan insan emeğine olan talebi azaltmanın en kolay yolu. Yani istihdam kamuda değil özel sektörde olmalı. Buna ek olarak maliyet azaltıcı diğer bir önemli faktör ise Türkiye’nin diğer kalkınmakta olan ekonomilere göre yetişmiş insan sermayesi ve tüketim pazarlarına olan coğrafi yakınlığı. İnsan sermayesinin yakın coğrafyadaki kalkınmış ülkelere kaptırılması ise büyük bir risktir. Anılan olgu beyin göçü olarak kavramsallaştırılmıştır. Özetle kamu harcamaları ve yetişmiş insan sermayesinin ülkede tutulması küresel aktör olmanın anahtarıdır. İnsan sermayesi layık olduğu alanlarda istihdam edildiği sürece bir anlam ifade edecektir.

İkinci olarak; enerjide %70 civarı dışa bağımlı olan Türkiye’nin acilen alternatif enerji olanaklarını hayata geçirmesi dış açıkların finansmanında en önemli dönemeç olacaktır. Akdeniz ve Karadeniz havzalarındaki petrol arama faaliyetleri elbette önemli ancak, yazıda bahsettiğim kaynaklar petrol ve türevleri değil.

Yenilenebilir enerji, geleceğin en önemli gücü olma potansiyelini sürdürmektedir. Söz konusu enerji kaynakları için çalışmalar sürerken ekipman üretiminde de mutlaka yerli üretimin desteklenmelidir. Yani örneğin güneş enerjisi üretiminde kullanılan güneş panellerin de yerli üretim olmalı, hatta fazla üretim ile ilave ihracat kapasitesi oluşturulması hedeflenmelidir. Sonuç olarak, enerji açığının maksimim yerli imkanlarla sağlanması kalkış aşamasında yıllardır sürünen ülke ekonomisinin hızla kalkışını tamamlaması için ivme kazandıracaktır. Yatırım maliyetlerinin finanse edilmesi ile elde edilen enerji doğrudan maliyetsiz girdi sağlayacaktır.

Kalkınma için sıklıkla üzerinde durulan kavram üretimdir. Ancak küresel sistem üretilen mal ve hizmetin doğrudan Pazar bulmasını istemediğinden çeşitli engeller koymaktadır. Yani ne üretirsen satarsın stratejisi Hanry Ford’un T1’i için geçerli olan eski bir stratejidir. İkinci olarak üründe rekabet için maliyetlerin azaltılması ve kalite vazgeçilmez iki önemli noktadır. Bu bağlamda, iş gücünün ucuz olması ve ürünlerin pazara olan yakınlığı (Pazar şu an için AB gibi görülüyor) Türkiye açısından olumlu bir rekabet avantajıdır. Yani Dünya Ticaret Örgütünün liberalizasyon girişimleri yeni korumacılık tedbirleri nedeniyle dış ticaret önünde postmodern engeller olarak ortaya çıkmaktadır. Yani en düşük maliyetle ve en yüksek kalite standardında üretim dahi yapsan her zaman pazara girme şansı bulamaya bilirsin. Örneğin AB’nin CE sertifikasyon uygulamaları yeni nesil bir ticaret engeli olarak görülebilir. Ortak Pazar anlaşması Türkiye açısından son derece kıymetlidir. Burada en büyük risk yumurtaların aynı sepete konulmasıdır. Evet Türkiye’nin AB’ye olan ihracatı tüm ihracatının yaklaşık %60’ı anlamına gelmektedir. Yani tek bir coğrafyada (AB coğrafyası) meydana gelecek olası kriz, doğrudan Türkiye’de yaşanıyor demektir. Özetle, rekabette düşük maliyet, coğrafi yakınlık ve lojistik olanaklar ile yüksek kalite üzerinde durulması gereken ikinci önemli konu olarak reçete edilebilir.

Her kriz sonrası, yeni finansal enstrümanlarla borçlanmak moda tabir ile bir ekonomik başarı olarak görülmeye başlamıştır. Örneğin İngiltere de Euro tahvil olarak ihraç edilen hükümet tahvili esasen döviz cinsinden dış borçlanmanın modern adıdır. Kovit 19 sürecinde sıklıkla kullanılan SWAP anlaşmaları ise diğer bir kısa ve orta vadeli finansman aracı olarak kullanılmaktadır. Bakıldığında, İMF’den doğrudan borçlanma ile yeni nesil finansman araçları arasında herhangi bir farkı yoktur. Hatta yeni nesil borçlanma enstrümanları kontrolsüz olacağından ve daha kısa vadeler içereceğinden dolayı risk açısından daha dikkatli ele alınması gerekmektedir. 2001 krizi sonrası İMF Türkiye ilişkileri, 2002-2006 döneminde yaşanan olumlu iktisadi gelişmelerin en önemli sebebidir. İMF’nin acı reçetelerinin başarısı inkâr edilemez. Bu reçete literatürde Washington uzlaşısı olarak ta anılmaktadır.

Dolayısıyla amaç borçlanarak hızlı büyümek mi olmalı, yoksa istikrarlı ama yavaş büyümek mi? Buna karar vermek oldukça önemlidir. Şahsi tercihim ikinciden yanadır.

Kovit 19’un öğrettiklerinden yola çıkarak bir reçete önerisi; sağlık ve gıda krizden büyüyerek çıkabilen iki sektördür. Bakıldığında başta otomotiv olmak üzere yüksek teknoloji üretimimde ciddi daralma söz konusuyken, gıda sektörünün %4 gibi devasa genişleme dikkat çekmektedir. Sağlık sektörü ise konjonktürel olarak büyümüştür.

Benim gelecek hakkındaki kişisel öngörüm ise iki alana yoğunlaşması yönündedir. Bunlar gıda güvenliği ve siber güvenlik alanlarıdır. Gıda güvenliğinden amaç, ülke vatandaşlarının yeterli ve dengeli beslenebilmesi ve temiz suya erişimin devamlı olmasıdır. Bu amaç stratejik seviyede bir hükümet politikası olarak ele alınmalı ve tedarik zinciri en kötü senaryoya göre kurgulanmalıdır. Bu tedbirler kapsamında dayanıklı gıda stoklama (1950’li yıllar da olduğu gibi) yeniden gündeme alınmalıdır.

İkincisi ise siber güvenliktir. Yatırımlar harcamalarında en büyük pay siber güvenlik için tahsis edilmelidir. Zira olası küresel bir kargaşa ve çatışma ortamında en önemli güç çarpanı bilişim teknolojileri olacaktır. Konvansiyonel bir çatışma ancak geri kalmış coğrafyalarda bir boy gösterisi olarak kendini gösterecek ve yerel olmaktan ileri gitmeyecektir. Bu nedenle elbette konvansiyonel çatışmalar için gerekli önlemler alınmalı ancak anılan çatışmalar mutlaka ülke coğrafyası dışında karşılanacak şekilde planlar geliştirilmelidir.

Sonuç olarak;

Kamu harcamalarında israf önlenmelidir, büyüme istikrarlı ve dış borca bağlı olmadan sağlanmalıdır. Büyümenin finansmanı belki sermaye sağlayabilecek ve aynı zamanda potansiyel Pazar olan ülkelerle müşterek yürütülmelidir. Yatırım bağlamında gıda güvenliği ve siber güvenlik stratejik hükümet politikası olarak kırmızı kitapta ilk iki konu olmalıdır. Borçla abat olunmaz.

 

Bir Cevap Yazın

X